
So many golden rules you have, while rising against everything. While screaming mouthfully, so many things you have inside. You want to swallow the lie that the sea at which you swim is so blue and so clean but can not bear another man who swims around you at the same sea saying that “somebody’s buggered here up.” How surprising! There are now yellow and withered bushes within where you want to graze. The shiny sun in the skies might not warm you up as you wish. O smartasses, be ready for the wind may blow reversely. Why can not you stand the talkings about the exhaustion while everyone believes the doomsday? While all of us are dreaming about having shiny hairs, clean shirts, and being fragrant, aren’t we found dead in some toilets? Despite fear from your gods, don’t you behave malicious just for your interests? Why do you cheat yourselves? OK, cheat yourselves but keep away from me. Or don’t try to lead me. I’m sure that, while playing in the blue parks of the beautiful dreams, your moms fed you to be proud of you but now don’t you express your curses to your moms by gulping down? So do you imagine yourselves so pure minded and are you really happy in your ruins? Now give up lying. There echo some folk songs within your inner-selves and we are no more than corpses without communities. All right, you are all tireless warriors of the biggest storms. You are the biggest lovers of the world and There is nobody except you who bootlick the God. Yes, you live your whole life to go to the Heaven and the Heaven waits for you with open arms. All so called ideologies and utopias that build alliances, all of these talk about you and you scuffle each other for not being able to be happy. You never malign anybody and are always the star but when you need somebody you are so desperate of finding them. Our most confidant fellows are the pillows and our blankets are the stress pits. When you turn the lights off and close your eyes, your thoughts comprise of not only your expectations, don’t they? When you wake up, I know that you don’t open your eyes expecting the thing you think or you suppose. The biggest case that we are afraid of hearing is the death but I can’t refrain saying this: There exists the death, baby and you are all going to die. You are going to die and even while dying you are going to ask: “Will I go to the Heaven?” Think about it, you are asking something even while dying but you didn’t need to ask anything while living. Doesn’t the life comprise of only your sight, isn’t the heaven the place you want to be and aren’t the most beautiful boobs and the most lovely cock the ones you have never seen and you mostly desire? While there were so many questions, how can you expect from me not ask anymore and how can’t you be satisfied with my questions? What kind of a monkey are you in love with and what kind of a sheep did conquer you? What kind of a father or mom left you behind in a zoo? And despite you are so eager for living like an animal why do you curse at the humanity? I want to rape your instincts, right now. You will not be able to be some words that I refrain to use, let’s deal for this. I know that I will die for unhappiness, that I will live even if nobody loves me, that I: will never have some pink glasses, that I will not be able to piss into the pools I desire, that I will not be able to touch the boobs whenever I want to but I don’t care any of this that nothing can prevent me from pissing into the pools, touching the boobs and hurling curses. Neither you will be able to obstruct me. I am so cool. I have ever been cool and for this reason I like faster music and likewise I walk faster. I hate the crowds but I don’t care even if you talk so much. You extremely want the world dizzy you and as I said earlier now I am saying it again: I know you want to be just like the ones in the movies you watched however as you know that you can’t be like them you prefer shouting at me ceaselessly. Yes, I constantly talk about sex. Wouldn’t you prefer this? I have no idea. Would you prefer talking about war? Or blood? Or fascism? Or rape? About disgusting things, things that make you extremely unhappy? About not being able to give money to your child or not being able to pay your rent? Let’s talk about this: Which one triggers your morbid desires? If those you learn and see in the real life do not satisfy you go and get your brain fucked. Look, we are again on the edge of the sex. In a fucking life circle, while you live in one-piece within a mined land and are surrounded with lots of people who exceedingly desire to die, I, with my pink uniform, advise you to shoot at your brains. While the world gets stuck in the virtue of the fig leaf, echoes with the curse of the apple and the people suffocate because of the last supper, which farm do you choose to rebear me? You are all unhappy and you live with this but you never die for unhappiness. And this comes everywhere on your nape. With your happinesses that you never achieved, with your aims which are nothing but consolations you extremely look like the ants which want the whole world. You give the crumbs to the pigeons, you save the lives of the cats with just one bowl and you stick on the shoes with some gums. And then you dare complaining about living in a fake and fraud place. All meanings and templates tangled with each other. Some years ago the ones who create some ideologies, religions and utopias, now need axes to get out of their graves, to break their coffins into pieces. The world is changing and all the things that promise coexistence are collapsing now. The life heads toward a new breath rhythm and the ones who need new heroes continue to be disappointed. There will never be a revolution and you will never die for unhappiness. You all have to wait for dying and there will always be a bastard who constantly tell something that you never want to hear.
p.s:Thanks for the translation Barış Baysal

Kaç kızın rüyasına girdiğimi merak ederek, elimde patlayan umutları sayarken halının üzerinde, yine bir kedi geldi ve tüm sütü içti. Başka kelimeler, başka yüzler ve başka parklar gözümüzün ve götümüzün altından-üstünden kayarken, daha nice parlamayan yıldıza, yıldız dememeye devam ediyoruz. Bu akşam, şarkılarını bir şeye ithaf eden tüm sanatçılar, sanatlarının bilmem kaçıncı yılında yardım toplamak için kendine, bir geceyle dileniyor. sosyal mesaj vermeyi kendine görev edinen sosyal mecra görevlileri, nedense barlarda hep yalnız başına içiyor. Karanlığında boğulduğun, güzel döşenmiş evinde çay ya da kahve içmekten daha iyi yapacağın şeyler vardır, ben inanıyorum. Tüm hüsranlar ya da kandırmacalar ummakla başladı ve umarak devam ediyor, değişeceğine dair tutkumuz. Bu akşam eve gelirken, kendini getir. Sevişmeyeli çok oldu seninle. Anlamsız çıkmazlarda, kalabalık sokaklar aramaktan yorulmuşsundur. Gel bana, illa paylaşacak bir şeyler buluruz. yoksunluklarımızdan başka, sunacak bir şeylerimiz de hep olmamış mıdır. Ben bir kere gidiyordum, sen de öbür kaldırımdan yürüyordun, ben seni görmüştüm ama sen beni fark etmemiştin, sonra da ben solcu olmuştum,sonra da bir kitapta ‘eski solcu diye bir şey yoktur’ diye bir şey okumuştum. Ondan sonra da solcu olmaktan tamamen vazgeçip, anneme kahvaltı hazırlamayı daha kutsal gördüm, ara sıra annemle beraber saçma programları izledim. Arkadaşlarımla bolca ot içip, alkolün kucağında zevkle dans ettim ve seviştim. Hiç sevişmeyecekmiş gibi bir daha, seviştim. Ne kadar zamanım varsa, eyleme gitmedim. İşçinin hakkını savunmadım, dilenciye para vermedim, seviştim. Birçok kişinin istediği şeyi yaptım ve birçok kişi de hep ayıpladı sevişmeyi ama biliyorum ki eğer onlar da sevişebilseydi, benden daha çok sevişirlerdi ama ben daha çok seviştim. Sonra da uyudum. Bir daha uyanmıyayım diye, çok uyudum ama hep uyandım. Uıyandığımda kimi zaman ağzımda değişik tatlar vardı, parmaklarım başka bir tenin kokusunu barındırıyordu ve burnum da çok tıkalıydı. Eşyalarım da pisti. Artık gece değildi ve gündüz olmuştu ve eve gitmek emrediliyordu,gidilirdi. Sonra, çok kafam sikildi. Çok kafa siktim. Ben çok önceden bir sürü şey demiştim,inanmamıştınız. Aslında her fırsatta demeye de devam ediyordum ki ne zaman dediklerimi yaptım, o zaman da hepimiz gördük, ne olduğunu. Beni hiç sevmediğinizi de biliyorum. Bir şeyden dolayı benimle ilgileniyorsunuz. Hepimizin başka bir bahanesi var. Hiç umurumuzda olmadan tüketiyoruz, var ettiklerimizi. Teknolojinin de anlayamayacağı, kapayamayacağı, şaşkınca kala kalabileceğiniz acılarınız var ve ne şekilde dindirmeye çalışıyorsanız,olmuyor. Fark edin artık. Başınızdaki çobanı öldürmemeniz için bir nedeniniz yok ve kendinizi yok edecek cesarete de hiçbir zaman sahip olamayacaksınız. En sevdiğiniz şarkıcı, ne zaman ki cebinizde para olmayacak ya da siz şehirde olmayacaksınız, işte o zaman o şehre gelecek. Yeşillere uzanan, mavi yüklü bir manzarada giderken ve herkes gülerken, aklınızdan hep ‘bir şey olacak’ diye tedirginlikle yaşayacak, layığıyla mutlu olamayacaksınız. Hep söylemek istediğiniz bir şeyler olacak ama söyleyecek birilerini bulamayacaksınız. O kadar gösterişli yoksulluklarınız var ki, ne yaşadığınızı siz bile karıştırıyorsunuz ve ben o kadar acı çekiyorum ki, bir yerden anlatmaya başlıyayım diyorum, her şey birbirine giriyor ve yine bir şey diyemeden zaman doluyor ve elimde poşetim, bir yana yatmış boynumla, yürüyorum, çok çaresizce. Dostlar, dere kenarında gülüşenler, bir masanın etrafında toplananlar ve sokakta yalnız yürürken ezik, 3-5 kişiyle yürürken özgüven sahibi olanlar; size de bir şey demek istiyorum. Sevişmeyi hiç denediniz mi?

Cızırtılı plakların,mutlu ettiği dakikaları geride bıraktık. Her yerde çığlıklar birbirini izliyor ve bir kez daha fısıldamak istiyorum; Dünya yeni bir şeyler istiyor, tıpkı benim gibi. En büyük şarkıcılar kanserden öldüler, en güzel final cümleleri baştan söylendi, en güzel aktörler öldü ve en saygın düşünürler kayboldu. Hala sevmeye dair şeylerde zorlanıyor insanlar ve romantizm romatizma oldu. büyük günahların limiti dolduğundan dolayı tanrı tatile çıktı. Bugün, günlerin bir önemi yok, nasılsa bir adım daha yaklaştık yok olmaya. Tersine giden her şeye rağmen, bir türlü tersine gitmiyor şeyler, mutluluk otobanında. Boğulmaya daha da yaklaşmamak için denize girmiyor küçük çocuklar ve çok profesyonel dalgıçlar yine de kurtulamıyor boğulmaktan. Aynı hayatı yaşadığımız, bir sıfata ait acılar ya da mutluluklar teselli ikramiyesinden başka bir şeyi getirmiyorlar. Dünya ölüyor bebeğim ve çılgınca dans etmeye devam edenler de azımsanmayacak gibi değil. Bana şimdi bir alan verin. Bir alanın nasıl olması gerektiğine de siz karar verin. Tabelalarda ‘lux daireler’ yazıyor ve karşısında mezarlıklar var. Benimle bokların içinde boğulmayı mı yoksa pembeler içinde azmayı mı tercih edersin? Benimle el ele gezer misin mesela? Benimle aynı küfrü eder misin, benimle, bana dayanamadığın halde bir odada durmaya ne kadar devam edeceksin. En sevdiğin şair ya da en beğendiğin yazar ya da seni en çok etkileyen adam ya da kadın kim, hep merak ediyorum. ama bil ki hepsine küfür etmek istiyorum ve sana en büyük küfür hep ediyorum. Beğeniler konusunda uzunca konuşmalıyız belki, belki sen küfür etmelisin bana, ben sana etmeden önce. Kızıyorum kimi zaman adaletsizliklere ve solcular ve mazlumların tanrıyı ya da hakim sistemi kastederek isteklerde bulunduğu adaleti ben de istiyorum, evet ADALET İSTİYORUM. Adalet istiyorum, bu ne sikim bir curcuna ve bu ne talihsiz beğeni. Benim kadar çirkini yok, benim kadar şansızı yok, ben ötelenmiş, ben boşun, hiçin en tepesinde rüzgar yemekten üşümekten bıktım ve inanmazsınız ama yalnız değilim. Korsanların denizlerde fink attığı topraklarda, ufak yaştaki evlilikten kaynaklı bir piçin kaderine her gün şahit olup, bir İngiliz pub’ında domuza benzememle alay edilmesi ve sonrasında da bir Uzakdoğu kasabasında komünizm yüzünden kapitalist olmamın engellenmesi… Adalet istiyorum ya da koca bir meme. Hiçbiri yoksa o zaman kafamız güzel olsun. Eğer bu da yoksa, ‘küfür neden ediyorsun’ diye soranlara, “ne yapayım” diye sormamam da adaletsizlik olur. Buz kesti her yanım. Yatağım, hastane morgundan daha soğuk ve o kadar da kalabalık değil. Deli değilim ama olmamak için bir nedenim yok ve benim buradan gitmem lazım hem de hemen gitmem lazım, yol açar mısın? Titremeyi mi tercih edersin yoksa beni mi tercih edersin. Kendine gelmen için ayna yeterli olabilir ve tüm çıplak olgun kadınlar bir gün benim olacak. Rock star olamadın, bir dizinin en popüler oyuncusu da. Yaşadığın boktan şehrin çatılarına sığmayan hayallerin olduğu için, o boktan şehrin, o an işe yarar birisiyle ilişkiye başladın ve yıllar geçtikten sonra pişman oldun. Adalet istemek için yukarı baktın ama daha sonra yüzünü yerden kaldıramadın. Küçükken korktuğun polislerden şimdi nefret ediyor, eskiden sevmediğin futbol takımının maçlarında bağırıyorken, umarım son nefesinde dürüst olursun. Kahretsin ki çok romantiğim ve tüm kadınların nasıl mutlu olacağını ve tüm erkeklerin de beni neden sevmediklerini biliyorum ama hiçbirine ihtiyaç duymuyorum. Beni, karanlık bir sokakta, hırlayan bir köpekle baş başa bırakıp kaçtığından beri, kendimi kendimle idare ediyorum ve ne zaman ‘çok seviyorum’ diye birinden bir laf duysam, yine kendi kendime ’ o da bir şey mi, ben sana nasıl söylediği söylesem,kendinden utanırsın’ diyorum ama karşımdakine demiyorum. Bu yüzden ben, günün her dakikasında, çok bağırır ve her zaman da huzuru ararım. Çünkü huzursuzum ve onun nerede olduğunu biliyorum,bulmaya gidiyorum… Bulacağım…. Ve sonra hepinize haritayı armağan edeceğim ama öncesinde, hak ettiğimiz gibi gebermeye devam edelim. İtiraf edin,sevişmiyoruz sadece çok iyi yalancılarız ve tanrıdan daha güzel memeler var ve bunu hep unutuyoruz. Sahi, biraz daha yakınlaşmayalım mı?

Ne de altın kurallarınız var, onca şeye isyan ederken. Ne de içinizde bastırdığınız şey var, bu kadar çok çığlık atarken. Yüzdüğünüz denizin çok mavi ve çok temiz olduğu yalanına kanmak istiyorsunuz ama sizinle aynı denizde yüzen birinin ’ buraya biri sıçmış’ demesini kaldıramıyorsunuz. Ne de şaşırtıcı. Otlamayı umduğunuz yeşil otlakların yerini, sarı saplı kurumuş çalılar aldı. Gökyüzünde parlayan güneş istediğiniz gibi ısıtmaya da bilir. Hazırlıklı olun a çok bilmişler, rüzgar tersten de esebilir. Kıyamete hepiniz inanırken, tükenmişliklerden bahsedilmesi neden bu kadar zorunuza gidiyor. Hepiniz parlak saçlı, temiz yakalı, güzel kokulu olmayı düşleyip, bir helada ölü bulunmuyor muyuz. Tanrılarınızdan korkmanıza rağmen sırf işinize geldiği için bilerek kötü şeyler yapmıyor musunuz. Ne diye kandırıyorsunuz kendinizi. Tamam kandırın kendinizi ama kandırmaya çalışmayın beni. Ya da yönlendirmeye çalışmayın beni. Güzel düşlerin, mavi parklarında oynarken eminim ki hepinizin annesi sizinle gurur duymak için emzirdi ama şimdi annenize küfür etmenizi de yutkunarak dile getiremiyor musunuz, yani çok mu iyi sanıyorsunuz kendinizi ya da çok mu mutlusunuz bu harabeye dönmüş viranelerinizde. Bırakın artık yalan atmayı, hepinizin içinde uzun havalar yankılanıyor ve cemaati olmayan cenazelerden başka bir şey değiliz. Tamam, hepiniz büyük fırtınaların yılmaz savaşçılarısınız. Dünyayı en çok siz seviyor ve tanrıya en çok yalakalık eden de sizden başkası değil. Evet, koca bir ömrünüzü cennete gitmek için yaşıyor ve cennet de sizi kollarını açmış bekliyor. Onca birliği sağlayan , uydurma ideoloji ve ütopyalar hepsi sizden bahsediyor ve siz mutlu olamadığınız için birbirinizi yiyorsunuz. Siz kimseye bok atmazsınız ve siz her zaman göz önünüzdesinizdir ama canınız sıkıldığınızda birini arayamayacak kadar da çaresizsinizdir. Yastıklar en büyük dert ortaklarımızdır ve en büyük stres kuyumuz da yorganımızdır. Işığını kapayıp, yorganı üzerine örttüğünde ve gözlerini kapadığında, düşündüklerin sadece umduklarından ibaret de değil, değil mi? Sabah uyandığında, aklından geçen ya da olmasını istediğin her neyse, o olsun diye umaraktan gözlerini de açmıyorsun, biliyorum. Duymaktan korktuğumuz en büyük şey, ölüm ama yine de söyleyemeden edemiyorum ÖLÜM VAR BEBEĞİM, ve öleceksiniz. Öleceksin ve ölürken bile ‘acaba cennete mi gideceğim’ diye soru sorarak öleceksin. Düşün, son nefesini verirken bile soru sorarken, yaşarken neden hiç sorma gereği duymadığını düşün. Gördüklerinden ibaret değil mi yaşam, olmak istediğin yer değil mi cennet ve en güzel meme en sevilesi penis henüz görmediğin ama görmek istediğin değil midir? Onca soru varken, benden nasıl soru sormamamı beklersin ve nasıl sorular sorduğumda hoşlanmazsın. Nasıl bir maymuna aşık oldun sen ve nasıl bir koyun seni ele geçirdi. Hangi anne ya da hangi baba seni doğduğun zaman hayvanat bahçesine bıraktı ve hayvan gibi yaşamaya bu kadar niyetliyken, insanlığa lanet ediyorsun. İç güdülerine tecavüz etmek istiyorum, hem de hemen. Kullanmaya çekineceğim bir kelime olamayacaksınız, peşinen bu konuda anlaşalım. Ben mutsuzluktan öleceğimi, kimsenin beni sevmese de yaşayacağımı, hiçbir zaman güzel pembe gözlüklerim olmayacağını ve umduğum havuzlarda işeyemeyeciğimi, istediğim memeye dokunamayacağımı biliyorum ama bunların hiçbiri umurumda değil ki bunlar işeyeceğim havuza, dokunacağım memeye ve edeceğim küfürlere bir mani değil. Tıpkı senin bana mani olamayacağın gibi. Çok sakinim ben. Hep sakin oldum ve bu yüzden hızlı müzikleri severim ve yolda da yürürken hızlı yürürüm. Kalabalık beni rahatsız eder ama çok konuşsan da umursamam. Dünyanın başını döndürmesini çok istiyorsun ve daha önce de dedim, yine diyorum; biliyorum izlediğin filmlerdeki gibi olmak istiyorsun ama olmayacağını bildiğin için sürekli bağırmayı tercih ediyorsun. Evet, sürekli sevişmekle alakalı şeylerden bahsediyorum. Ya ne deseydim beğenirdin, onu bilemedim. Savaşmaktan mı? Kandan mı? Faşizmden mi? Tecavüzden mi? Çirkin şeylerden, mutsuzluktan geberten şeylerden mi? Açlıktan mı? Çocuğuna para veremeyişinden mi, kirayı ödeyemeyişinden mi? Hangisi senin o hastalıklı zevklerine kamçı atar,önce bundan bahsedelim… Hayat içinde gördüğün, duyduğun onca şey sana gerçek gelmiyorsa, beynini siktir. Bak gördün mü yine sevişmeye geldik… Kahrolasıca bir ömür girdabında, mayınlı arazide tek parça yaşayıp, ölmenin özleminle yaşayıp giden bir ordu insanla çevrelenmişken. ben pembe üniformamla size, beyinlerinizi uçurmanızı tavsiye ediyorum. Dünya, incir yaprağının namusuna mahkum olmuş, elmanın lanetiyle yankılanmış ve son ziyafetleriyle insanlar boğulmuşken, hangi tarlanın çiftliğinde beni tekrar doğurmayı teklif ediyorsun. Hepiniz mutsuzsunuz ve mutsuz ola ola yaşıyorsunuz ve mutsuzluktan ölmüyorsunuz. Bu da büyük lanetiniz olarak sizin ensenizde her yere geliyor. Kursağınızda kalan sevinçlerle, teselli bulmaya alışmış, ufacık hedeflerinizle dünyayı isteyen karıncalardan esinleniyorsunuz. Kırıntıları güvencinlere veriyor, bir tasla kedilerin hayatını kurtarıyor ve bir sakızla ayakkabılara yapışıyorsunuz. Sonra da gelmiş, sahtekar ve hilebaz bir yerde olduğunuzu şikayet ediyorsunuz. Tüm anlam ve kalıplar birbirine girdi. Bilmem kaç yıl önce ideoloji, din, ütopya yaratanlar mezarlarından çıkmak için kesere ihtiyaç duyuyorlar, tabutlarını parçalamak için. Dünya değişiyor ve tüm bir arada tutulmayı vaat eden şeyler bir bir yıkılıyor. Hayat başka bir nefes alma ritmiyle ilgileniyor ve yeni bir kahramana ihtiyaç duyanlar, avuçlarını yalamaya devam ediyorlar. Devrim olmayacak ve mutsuzluktan ölmeyeceksiniz. Hepiniz sike sike ölmeyi bekleyecek ve duymak istemediğiniz şeyleri söyleyen bir piç, hep olmaya devam edecek.

Bir başka durakta yine yalnız yürüyorum
başım henüz kalabalık değil fonda bildik şarkılar çalıyor
dün en fazla ölebilirdim ama bugün yine yaşıyorum
sana yalanlar söylemek istiyorum ve içim çok dolu
bir nihavend mucizeye aldanmış hayalperestim ben
gerçeklerin arasında pestilim çıktı
en fazla kuruyemiş dükkanında tuzsuz çekirdek olarak görüyorum kendimi
sonra da seni çok sevdiğimi söylemek istiyorum ama sen çekirdeği yemiyorsun
derken ayağım kırılsın diyorum
ayağım kırılsın o durakta
kırık ayakla kimsenin olmadığı durakta bekliyorum
ve dün parmağımda eti kestim,acıyor
beni bir şeyler öldürüyor ama umursanacak kadar mühim değil
heyecanlanıyorum, kalbim hızlı atıyor
durunca da bir şey değişmiyor
hiçbir zaman iş görüşmesinde form doldurmadım
doldursaydım da muhtemelen birçok yeri boş bırakırdım
duruyorum ve başka yapacak bir şey bilmiyorum
kendimi çok düşünüyorum, sürekli aç ve sigaralı ağızla geziyorum
o kadar acıyorum ki kendime ayağımın acısını unutuyorum
bugün yine bir şey değişmedi
oranlama da yapmak istemiyorum ama daha kötüye gidiyorum
boşver demek de çok havalı ama bir şey değiştirmiyor
işte kimi zaman yokluklar seni öyle sarar ki
diyeceklerin sadece yoklukla başlar, olmamakla biter
yani hayat da karın açlığı gibi
yersen doyar yemezsen de umarsın
çaresizlik, sadece olmadık zamanlarda hatırlanan
ve değiştirmeye çalışılan zaman dilimine de umut denir
ama hiçbiri de umurumda değil
olmayan bir durakta
acınası bir halde
bilmediğim bir yerde
yaşıyorum
ve kendimi güzel gösterecek makyaj malzemesi yok
o yüzden ne desem çare değil
söylenenler de kar etmiyor
daha kötü ne olabilir ki
yaşıyoruz işte ve ’ öl o zaman’ demek salaklığa tekabül ediyor
bahaneler tükeniyor ve tüm şairler anlamadığım dilden konuşuyor
acı devam ediyor
uyumak istemek bir şeyi değiştirmiyor
söyle şimdi ‘nasılsın’ dediğinde nasıl cevap vermeliyim
herhangi bir hal beni söyletmiyor…
durmaya devam ediyorum
güle güle ben oturmaya gidiyorum

Bugün bahar geldi, resmi takvime göre. Çiçekli elbiseler ve kocaman gözlükleriyle çirkin kadınlar güzelleşecek ve bir halk doyasıya isyan edecek, yapamadıkları, alamadıkları için. Bayram, sözlüklerde teselliye denk gelen kelime olarak sonsuza dek yaşayacak ve gürültü her zaman bizi takip etmeye devam edecek. Çılgın müzikleriyle, tüm sokaklar yankılanacak kirli yüzlü çocuklar sayesinde. Bugün, balerinler çok güzel parmakları ucunda dönecekler. Şarapçılar ateşe ihtiyaç duymadan sevişecek içkileriyle ve ihtiyaç kalmayacak yorgan altında sevişmeye. Işıkları yakmayanlar, olmaya devam edecek.Mızıkasıyla, cehennemi serinletmeye devam edecek, sevmediğimiz kovboylar. Kanlarımız daha sıcağa tekabül edecek.Biri yine bir öğüt verecek ve kelimeler çıkmakta zorlanacak, hiç olmamışcasına. Dünya, nefes almaya ihtiyaç duyuyor ve her yere bir fabrika kurulmaya devam ediyor ve sevgilim, işsizlikten insanlar yine de cinnet geçirmekten kendilerini alıkoyamıyorlar. Bilinçsiz konuşmaların yerini, mantıklı susuşlara tercih etme zamanı geldi. Biraz önce, kötü bir halüsinasyonun etkisine girdim ve kendimi yedim. Başkalaşan mevsimlerin adları, yarattıkları hava akımlarına tekabül etmiyor. Burnumdan kan geliyor oturduğum yerde. Bir bebek gibi koynuna girmiştim ve sıcaklığından o kadar terlemiştim ki, Dünya’nın en güzel komedi filminde, en çok mutlu eden aktörü olarak kendime ödül verdim. Bugün de öldüremedim seni ve bahar geldi resmi takvimlere göre. Buharlaşmaya çalışan, kötü bir kütle olarak yolda yürüyorum ve görebileceğim en kötü şey 3 tane meme. Kimi zaman beklemek istemezsin ya… Ama eski Alman disko müzikleri hoşuna gider ve vintage bir sarışın, tüm seksiliğiyle karşına oturur ve tam sen onu öpecekken komünistler duvar örer. İki ayrı tarafta kalmış yahudi gibi, sığınacak bir kitap ararsın, bulamadığında da tanrıya küfredersin ya… İşte ben de tam olarak böyle yapıyorum. Az önce çok güzel bir film izliyordum, gözlerimi kırptığımda tüm oyuncular değişmiş, yanımda senin yerine kanlı bir kedi bulunmaktaydı ve kafiyeleri senin gibi sevmediğimi ne kadar da çok kendime tekrarladım. Bugün bahar geldi, resmi takvimlerde bunu söylüyor. Devlet, meşru bir şekilde, kutlama yapanları öldürüyor ve çocuklar yine şeker yiyemiyor. Onca insan, olmayacak duaya amin derken, tanrıdan korkmamız tembih ediliyor ve tüm savaşlar sevişmemekten kaynaklanıyor. Seninle sevişmek istemiyorum ki bu bir savaş ilanı değildir. Ayrıca sosyal mesaj vermek benim de haddime değildir. Ben burada, kendi başına dolaşan, içkileriyle mutlu, kıllı yüzünden memnun, sessiz bir piçim ve atlar her zaman kişnemez, bunu da millet büyükleri söylüyor. Darmadağın olmuş bir beyin, bahara hazır değildir ve en çok sevilen laflar basitlikten ibarettir. Daha kendi denizimde boğulmayı beceremedim. Oysa ki ben yüzmeyi beceremeyen biriyim. En güzel renkler, raflardan çıkarılıyor ve artık ayılar balıklarına kavuşmak için sabırsızlanıyorlar. Doğa içinde dengeli bir birliktelikte, savaş halinde olanlar, elbet bir gün aynı şeyleri yapmaktan yorulacaklardır ve umut her zaman çaresizliğe biçilmiş bir elmas kalıp olarak, züğürtlere ışık olmaya devam edecektir. Şimdi açık olmamız gerekirse, kapalı kutularımızda… Sana şarkı yazmıştım,yanından bir şey demeden ayrıldığımda..
-Yürüyorum sokakta,elimde elma
-ısırıyorum onu ara sıra
-çok söyleyemedim kusura bakma ama
-bildiğin hastayım sana
Belki beğenirsin ya da aklına geldikçe bir melodi bulup içinden söylersin. Söylemezsen de olur kızmam tabii. Bazı şeyler, sadece yapılmalı ve çok soru soranlar her zaman ağlamaya mahkum olmamalı. Senin soruların benim sorunlarımla ne zaman sevişmeye kalksa, koltuktan düşüyorlar ve o ana şahit olan odanın tüm eşyaları havada uçuşuyor ki uyuşturucu yatıştırıcıyla seviştiği bunca zamana rağmen, kelimeler kimi zaman cümle kurmayı beceremiyor. Dur, orada kalmanı istiyorum. Ben şimdi yine gidiyorum. Bir açıklama her zaman gerekmiyor gitmeye, Gitmek, başlı başına bir eylemi barındırırken, onu minimalize etmek, eylemi durdurmaz, o yüzden bana en güzel şekilde el salla ve her göz kırpışında uzaklaştığıma, dokun… Buraya bahar geldi, resmi takvimler öyle demekte ve kimi zaman tüm kalıplar yalan atmaya devam etmekte… Çok da güzeldin, keşke gitmeseydim…

Böylesine biter, kara kışlar. Öptüğünde kelebekler çıkıverdi işte her yana. Sıcaklığınla çözüldü, bütün sert rüzgarlar. Yabancı bir kalp atış hızıyla, sana yürürken, ne de güzel son adımda sana sarılmak. Kifayetsiz kalıyor çığlıklar. Aradaki apartmanlar, aşılmaz değil. Tanımadığım kalabalığın içinden sana doğru yol alıyorum ve çocuk ağlamaları bana beddua gibi geliyor. Ormanın en yeşil ağacının altında, sana bir şiir yazdım, yanımda uçamayan bir güvercin vardı. Aniden bir kadın belirdi ve kulağıma eğildi, ” sıkı sıkıya sar” dedi. Baka kaldım etrafa, ne diye söylemişti anlamadım. Kalktım yürüdüm. Her adımda sana yaklaştım, hissettim. Boya beni bir gün, sahtekar gülüşmelerden kurtar. En soğugunda ayazın, beni ısıt, kollarında beni buharlaştır. Dönmeye yüz tutmuşken kuşlar, yeni yerlere. Üzerimizde dursunlar, etrafımızda dolansınlar. En verimli yemimle tanıştırmak istiyorum onu. Hayat içinde, ne olursa olsun doyamadığım, doyamayacağım bir şey varsa da ”o”nu tanıştırmak itiyorum kuşlarla. Ben de uçmak istiyorum ve elimi senin tutmanı istiyorum. En güzeli dans etmek yukarıda ve arkaya bakmadan öpmek en apansızca. Soluksuz bir yürüyüşün, koşmaya meyletmiş bir heyecanı içindeyim ve yıldızlar paklar beni. Dünya şimdi hiç olmadığı kadar karanlık ve Dünya hiç olmayacağı kadar aydınlık olacak bir zaman. Eski çağların utanmazlığını getirdim avuçlarımda sana. Postmodern sevişmelerin hayaliyle yanıp tutuşuyorum. Milyonlarca kurbağa arasından en çilli olanını seçtin ve her öpücüğünle, deva bulacak Afrikalı çocuklar. Beni öpersen, burası daha iyi bir yer olacak ve savaşlar kaybolacak. Kafiyeleriyle tutuşuyor içi geçmiş at arabaları ve her ses birbirinden nefret edilesi. Aklıma gelenler kimi zaman unutmama neden oluyor. Havandayken, ezilmiyorum. Daha doğru tut beni, aynada yansımak istemiyorum. Bu gece çıplak kalmalıyız ve böğrümüzden ışıklar saçılmalı. Daha tanrıyı icat etmedim ama tapınıyorum acınası bir şekilde. Festivallerle geçiriyorlar vakitlerini, mabedlerinde. Acımla kahkahaya boğmak istiyorum, tutuşmadan geceyi. Doğranmış bir lokmam var, çamurun içinde. Çamurlar, her adımda izini taşır ve gülerek uzaklaşır şarlatanlar. Beni bu gece, kimseye söylemeden sev ve gözlerinle kavra beni. Bağışlanması en kolay hata ile kıvranarak yolundayım. Bir bakmışsın yukarıya doğru yol almışım. Beni yanında sakla ve en ışıklı yarınla içine hapset. Ben, doğmamışken daha amacıma, daha naif küfürlerle kız bana. Yol ver bana, daha yoluna düşmemiş sayma. Tüm asfaltlara mayın döşedim. Tüm çitleri yıktım az önce ve atlar artık sevdikleri yeşilliklerde. Şimdi uzat elini. Burası sessiz değil ve sensiz hiç çekilir değil. Al beni koynuna ve koy ay’ın bir kıyısına.

İçimdeki nefesi tuttum az önce. Bir demir yığını, bir beton yığını ve tüm yığınaklar, önümüze diziliyorlar. Bugün, kumdan kaleleri yıkıp, bir şatonun etrafında toplanmaya karar verdi, ormanların içinde yaşayanlar. Başı boş insanlar, deli gibi top yuvarladılar sokaklarda. En yaşlısı mahallenin, palyaço kılığına girdi ve damarlarım turuncu akmakla tehdit etti. Bugün kahramanların hepsini öldürdüm ve tüm sınırları yok ettim bir hareketimle. Bundan sonra matem zamanlarında insanlar, durmadan oynayacaklar ve her işçi bayramında doyasıya sevişecekler. Kardan yapılan her şeyin üzerine, su atmayı söyledim kendime. Hava soğuk ve muhtemelen buzlanacak o yer ve ben seninle buzun üstünde sevişmek istiyorum. Daha yeni kelimeleri keşfederken bebekler, yürümeye çalışırken düşmeyecekler. Bugün hava daha mavi olacak ve gördüğün tüm suları yeşil yapacağım. İnandığın tüm tanrılarla, yuvarlak bir masanın etrafında, senin hakkında dedikodu yaparken buldum kendimi. Bugün de benden kurtulamayacaksın. Bugün de , sularıyla balıkları döven temiz dereler gibi yanından geçeceğim. Bugün, soğuk sokağında, soğuk elleriyle şarabına sonsuz gücüyle sarılan adamla seni anacağım. Her çiçeğe konan arı, senden bahsedecek. Kırmızılar asla turuncuya dönmeyecek ve ben her zaman 8 rengimle karşında raks edeceğim ve ben yine dünyanın en güzel dans eden adamı olamayacağım. Bugün, nefesimi içimde tuttum ve ellerim sana dokunmamak için gazeteyi buruşturdu. Bugün, son kez gözlerine bakmayı aklımdan geçirdim ama koluna girmekten alamadım kendimi. Bugün, kuşlar kendini kanat çırpmaktan alıkoydular ve tüm otobüs seferleri bana hareket ediyor. Boğazın sert esen rüzgarında, bir başkasıyla paylaşırken yalnızlığını, en şiddetli ses tonuyla bağırarak ” ikimize içiyorum” diye bağırdım. Bugün,içim hiç susmadı ve hiçler hiçbir zaman yenilmez, bunu anladım. Bugün, kahverengi hüznünde pembeyi aradım.Bugün bana sarıldın ve bugün oradan sonra yaşamaya başladım. En acıklı hastalığa sahip olan hastalara verilen serumların hepsini kendime batırdım ve benden başkası kalmadı bu evrende. Bugün, yüzümü yıkadım. Suyu her yüzüme çarptığımda ve gözlerimi kapadığımda, sana daha da yaklaştığımı fark ettim. Bugün, hiç olmayacak bir günü anarak, sana şiir yazdım ve yaktım. Bugün, yanında öylesine sana sarılırken uzanırken gördüm kendimi ve sonra “hayallere dalma lan” diye çıkıştım kendime. Bugün, karpuzların tadını kavunların kokusunu, üzümün duruşunu, sen bana sarılırken andım ve dünyadaki en güzel meyvenin sen olduğuna karar verdim ki önümüz bahar ve ben yağmurlu günlerde sokaklarda seninle dolaşmayı çok sevdiğimi anladım.Bugün, bir daha dedim kendime, bir daha yine gelsin dedim yine gel istedim. Bugün, uyandığında aklından ilk geçen ben olayım istedim. Bugün, söylediğin şarkıda, hatırlamaya çalıştığın bir anıdan aniden beyninde salınmak istedim. Bugün, akşamına kadar her yerinde seni keşfetmek istedim. Bugün, seninle beraber aynı şarkıyı dinleyip, umarsızca konuşmak istedim. Bugün, sana senden habersiz anlamlar yükledim ve silgimi kaybettim. Bugün, bana bir kez daha sarılmanı, zamansız gelen aracı parçalamayı istedim. Bugün, pink floyd eşliğinde sevişelim istedim. Sonra dua edip, ellerimizi birbirimizin yüzüne sürmek. Bugün, birçok şey istedim, hepsi de sana dair ve yarın da sen bir tek şey iste, onun da hepsi bana tekabül etsin. Öptüğünde beni, bu evren bir anda alev alsın.

Eve girdiğimde, bilgisayarı açtım. Sokakta yürürken içimden mırıldandığım Selami Şahin’in, seninle başım dertte adlı şarkısını dinlemeye başladım ve bu arada da, üzerimdeki tüm eşyaları sağa sola saçtım. Hava soğuktu ve evim de çok sıcak sayılmazdı. Sanırım zor günler geçiriyorum, çünkü param da yok. Yani mevsim bahara dönerken, kediler her yerde sevişmeye merak salmışken, ben, parasız,üşümüş ve mutsuz bir şekilde yaşamaya devam ediyordum. Bu da anlamlandıramadığım bir mukadderat olsa gerek. Çünkü tanrı beni hiçbir zaman sevmedi ve ben de ona karşı çok boşum. Güçlerin çarpıştığı bu hayat içinde, böylesine aciz durumların başrolü olmamın da çok olağan dışı bir yönü yok ve ben kaderci değilim. Ama söylediğim şey oraya tekabül etti onu da es geçmedim. Neyse işte, asıl demek istediğim, ruhsuzum. Günler, birbirinin kopyası halinde geçip gitmekte. Ben, aynı yatak, aynı eşya ve aynı sokak- insanlar arasında dönüp duruyorum.Bunun bile meşruluğunu içime depolamayı becerdim. Bu durum bezginliğe yol açtı. Bir tek beyaz akletim eksik. Ve yalnızlık nasıl da herkese göre bir kılıf bulmuş, hayret ediyorum kimi zaman. Eşyalarım, yatağım, odalar, insanlar… Herkes o kadar yakın ki birbirine ve ben bunların tam ortasındayken, hala kuduz bir yalnızlığı hissederek uyanmak, bir şey yemeden sigara yakmak. Git gide bozulan ağız tadını dindirmek için, alakasız saatlerde alakasız şeyler yemek. Kandırmak için kendimi, türlü bahaneler üretmek. Anlamlandıramadığın hareketlerle karşı karşıya kaldığında, kafa yormak ve sormak “ne oluyor burada” diye, ama bulamamak. Günler böyle gidiyor,her şey temel olarak aynı fakat en acıtan da yalnızlık. Kimi zaman enerji bulurum kendimde ve kendimi sokağa atarım. Bir amaçtan bağımsız bir şekilde, yürürüm ve bakarım etrafa. Kimi zaman başka yüzler görmek, iyi geliyor. İşte yine bir gün, enerjik hissetmiştim kendimi. Uyanmıştım ve günün hangi saatine tekabül ettiğini bilmediğim bir saatte, yataktan kalkıp, doğruca eşyalarıma koştum. Benim eşyalarım…Öylesine buruşuk, öylesine yıpranmış ve öylesine kokan. Beraber dışarı çıktık onlarla ve yine bir amaç doğrultusunda olmadan yürümeye başladım. Yürürken, içimde saçma bir şekilde çarpıntının olduğunu fark ettim ve kulaklığımda pink floyd’un high hopes’u çalmaktaydı. Kendi kendime, bu şarkıyı ne kadar da çok sevdiğimi düşünüp, içimde yayılan bu çarpıntının nedenin bu olduğunu düşündüm. Böylece, bir kalıp bulmuştum içimde ne olduğuna dair ama, yanılmışım.
Evden çıkalı çok olmamıştı daha. Ve kalabalığa yeni yeni alışıyordum. Etrafa çaktırmadan bakarken, gözlerimin istem dışı bir şekilde, karşıdan gelen, üzerinde belki de dünyada gördüğüm en güzel montu giymiş, bacaklarını örten şile bezinden bir pantolon gibi bir şey ve üzerinde öylesine güzel duran bir dağınıklıkla yolda bir şeyle ilgilenmeden yürüyen onu gördüm. Üzerime doğru geliyordu ve ben ellerimi koyacak cep bulamazken daha da yaklaşıyordu. Ellerim birbirine kenetlenip, ovuşturmaya başladı. İçimden kekeliyordum, içimden bir şey söylemeye çalışıyordum ama içimdekini dahi net bir şekilde duyamıyordum. İçim, heyecan içinde kendini yere bırakmıştı. İşkence sırasında ağzı kapatılan ve alacağı sert darbelere karşın, sesini çok tiz bir şekilde çıkarma imkanı tanınan, bir suçlu gibi, tezgahın üstündeydim ve çırılçıplak hissediyordum kendimi. Üzerime geliyordu.Üzerinde o kadar güzel duran savsaklığı vardı ki, beni darmadağın etmişti ve ben o üzerime gelirken, ovuşan ellerim, sesini duyamadığım içimle,sokakta durdum. Tek çare olarak onu görmüş olmalıyım ki, ancak sokakta hareketsiz durarak bu bozgunu sıvıştırabilirim diye düşündüm. Herkesin hareket ettiği sokakta durdum ve neden durduğumu kimse bilmiyordu ve hala üzerime doğru geliyordu ve her adımda daha da yaklaşıyordu. Gözlerim, onu takip etmekten başka bir işleve sahip değildi, yaklaşıyordu daha da fazla ve yanımdan öylece gidiyordu. Yanımdan geçti ve arkama dönüp ona bakmaya devam ettim. Ben de tüm çaresizliğimle önümdeki sokakta beni bekleyen hırpalanmış kaldırım taşlarını ziyaret etmek için, yoluma koyuldum. Attığım hiçbir adıma, bir bilinç karşılığı vermeden, sokakta öylesine boş, öylesine amaçsızca yürüyordum ki, bir tek sokak köpeği anlamış olacak ki beni gördüğünde havlamaya başladı. Tedirginlik yaratan havlamasıyla, karıncalaşan vücudum çakışmışlardı. Büyük bir balyoz darbesi yemiş bir duvar gibi hissediyordum kendimi. Hayatında, bir kere bile benim yüzümü görmemiş, sesimi duymamış, sarımsak ve soğan hakkında ne düşündüğümü bilmeyen ve üstüne üstlük adımı bilmeyen ve adını bilmediğim biri, beni komaya soktu ve hiçbir şikayetim de yoktu. Adımlarımı, yavaş yavaş bir düzene sokmaya çabalarken sokakta, boş bir bank bulup sigara yaktım. Üstünden geçtim bir kez daha. Aklımdan bir türlü gitmeyen o görüntüyü, her ayrıntısıyla hatırlıyordum ve kalabalık bir şehirde yaşadığım için de, bir kez daha karşılaşmanın ve karşılaşma anında aniden oluşacak cesaretimin de hiçbir zaman olmayacağını bildiğim için, kendimi amerikan romantik komedilerine havale ettim. Umarım senarist, en umulmadık bir zamanda, insanı mutlu etmeyi biliyordur diye düşündüm. Banktan kalkıp, gerisi geriye eve döndüm ve dolapta bulunan ama beni sarhoş etmeye yetmeyecek içkimden içmeye başladım ki görüntü, sokakta gördüğüm “o” bir türlü aklımdan gitmiyordu. Dolaşarak evde, söylenerek, duvarlara çarparak, en dibini hissettiğim çaresizlikle içkimi yudumlamaya devam ettim. Dünya, bu ev dışında dönmekteydi ve en güzel bulduğum da bir sokakta şu an yürüyordu.Belki de sevgilisi vardı ama olsa ne çıkar ki, bana ne. Ya da bir arkadaşını ziyaret için buraya gelmişti ya da ailesi burada yaşıyordu ve o da şehir belki de yurtdışında yaşıyordu ve birkaç günlüğüne buralardaydı. Tüm ihtimalleri, tüm olasılıkları, tüm iyi şeyleri ve tüm kötü şeyleri, hepsini aklımdan geçirdim. Koca bir günümü ki aslında koca diyerek de bu kadar anlam yüklememe gerek yok. Evet bir gün içinde pek bir halt yaptığım da söylenemezdi. İşsizdim zaten. Param da pek yoktu ama bol tarafından hayaller kuruyordum ve bir şekilde hayatıma devam ediyordum. Kimi zaman bir barda çalışıyordum, kimi zaman da abuk subuk işler. Anketör oluyordum kimi zaman, kimi zaman da bir fast food dükkanında hamburgeri veren çocuk. Ve hayat o kadar da, kitaplarda yazdığı gibi adil değildi ki parasız, hayali bol biriyken, üstüne de bir kadın çıkmıştı. Evet,üstüne üstlük tam bir sefalet şöleniydi gelişi ve gidişi. Adını bilmediğim, ilk kez gördüğüm bir kadın, tüm dağınıklığıyla beni darmadağın etti ve beni fark etmeden yanımdan öylece yürüyüp gitti. Ne de güzel bir gün ve ne de güzel bir enerji. Lanet etmemek için bir nedenim yok. Ben, kendiyle sorunları devam eden, pek arkadaşı olmayan, fazla yakışıklı sayılmayacak, kimi zaman sokakta yürürken çocukların korktuğu, en iyi şekilde sarhoş olmayı beceren, kırk yılda bir sevişen, varlığından çok kimsenin haberi olmayan, kötü bir evde hayalleriyle yaşayan biriyim ve adını bilmediğim biri beni darmadağın etti ki eğer birine anlatacak olursam da karşılığında ” aşık olmuşsun lan” diye bir şey duyacağım, bir şeyle karşı karşıyayım ve bu durumda ne yapacağım konusunda en ufak bir fikre sahip değilim.
Zaman, beynime tecavüz ederek ilerliyordu ve ben en son kendimi bıraktığım yerdeydim. Şu an evdeyim ve karanlık pencereden görülmekte. Bu saatlerde daha da sarhoş olmayı seviyorum. Üstelik, sarhoş olduğum kimi zamanlarda çok konuşurum ama arayıp “hadi içelim” diyecek bir samimiyet mertebesinde biri değilim. Kendimi bir kez daha aynı sokaklara attım ve sürekli içtiğim bar da fazla uzakta sayılmazdı. Yürüdüm ve aynı noktadan geçerken yine içime bir şey oldu ve “acaba ‘o’nu mu göreceğim yine” diye kendimi dehşetlere düşürdüm, kendime kendimi ispatlamaya çalışırcasına, adımlarıma devam ettim ve gözlerimle her yöne baktım. Yoktu, sadece gereksiz bir kan pompalamasından başka bir şey değildi ve gerçekten de uzun zamandır bu kadar iştah içerisinde içeceğimi de düşünmüyordum. Bara girdim ve boş olan bir tabureye oturup bira söyledim kendime. Bar pek kalabalık değildi. Arkadaşlarıyla oturanlar, sevgilisinin eline dokunup sonra da öpenler, ihtiyarlar ve ben. Hepimiz aynı yerdeydik ve içiyorduk. İçiyorduk gecenin cümbüşüne sabahın sersemliğine. İçiyorduk, aşkın en bahtsızına, sevginin en orospusuna. Hızlıca içiyordum, farkındaydım ve neden bu kadar acele içinde içtiğim konusunda bir fikrim yoktu ama her fırtta onu bir kez daha anıyordum içimde. Bir an bile gözümün önünden gitmemişti görüntüsü ve onu düşünerek de sigara içmek iyi gelirdi aslında ama barlarda sigara içmek yasaktı ve kıçımı kaldırıp, barın kapısının önüne çıkıp elimde birayla sigara içmem gerekiyordu ve yaptım. Kalktım ayağa ve barın giriş kapısını açtım. Başım öne eğikti, kapıyı açıp dışarı çıkmak niyetindeyken, daha önce bir yerden tanıştığım ama adını dahi hatırlayamadığım adamın ” aaaa naber, ne var ne yok” diye seslenmesiyle irkilmiştim ve başımı kaldırdım. Barın kapısı geniş değil dardı ve iki basamak çıkmak ya da inmek gerekiyordu kapıya ulaşmak için. Ben aşağıda, kafam yukarıda ona cevap verirken -Seni sevgilim İdil ile tanıştırayım dedi. İdil……Çok renkli olmayan hayatımın, en fakir kısmında, en gösterişli haliyle kısa bir süreliğine endam edip, beni duvardan duvara savuran,içki şişelerine daha da sarılmama neden olan, bu kısa sürede beni dağıtan ve birine anlatsaydım eğer ” aşık olmuşsun lan” diye karşılık göreceğim, ismini şimdi, kendisini ikinci kez gördüğüm ‘o’. ‘merhaba’ demem gerekiyordu ama diyemedim.Hafifçe gülümsedim. Kırgınlık, kahrolmuşluk ve isyan barındıran ufak bir dudak hareketi yapmıştım ve adını bilmediğim tanıdığım adam beni İDİL ile tanıştırmıştı ve tanışırken sadece ufak bir dudak hareketi yapabilmiştim. Elini uzattı, elimi uzattım ve eline dokundum. Evet, eli o kadar yumuşaktı ki kendimden utandım ve çok güzeldi. Kabus devam ediyordu ve muhtemelen kibarlığına -İstersen bize katıl dedi. Ben de - şurada tek başıma oturuyorum ve sigara içmeye kalkmıştım, sigarayı bitirdiğimde görüşürüz yine dedim ve ayrıldık. Sigara içerken, çeşitli paranoyalara sahip olup, gidip gitmeme arasında mekik dokuyup durdum. Sigaram bitti ve içeri tekrardan geri döndüm. Tabureye oturdum ve uzunca bir fırt çektim biradan. Nerede oturduklarına çaktırmadan bakayım diye başımı kaldırdığımda ikisinin de bana baktığını gördüm ve eliyle ” gel gel” işareti yaptığını gördüm ve tabureden kalktım. Yanlarına doğru, titreyen ayaklarım ve terleyen ellerimle gittim. Boş olan sandelyeyi kavradım ve yuvarlak masada ikisine de yakın bir şekilde oturdum. Adam konuştu, ben konuştum ara ara ‘o’ da konuştu ama birbirimizle birebir konuşma olayından bilerek kaçındım. Hazır değildim ve hızlı hızlı bira içiyordum ve -Shot viski içelim mi diye sordum. İçten içe nereye doğru evrildiğimi fark ettim ama görmezden geldim kendimi ve devam ettim. Hepimize içkiler geldi ve -Rast gelmemize dedi adam ve bir yudumda içtim. Sert gelmişti ve içim daha da yanmaya devam ediyordu ve içimden gözlerine bakıp aklıma gelen her şeyi söylemek istiyordum. Konuşmaya devam ettik. ‘o’ ara sıra konuşuyordu. Sonra, o adam işemek için müsaade istedi ve aniden büyük bir korkuyla baş başa kalmıştım. Masada onunla yalnızdık ve ara ara bana bakıp, anlamaya çalıştığı bir şeylerin olduğu gibi baktığını fark ediyordum. Ve birden korktuğum şeyi yaptım. -Aceleyle sana bir şey söylemek istiyorum ve senden de bir şey demeni beklemiyorum. Biliyorum senin için çok absürd bir durum olacak ama sana söyleyemeden rahatlayamayacağım bir şey var. Bugün seni, sokakta gördüm ve yanımdan öylece gittin. Ki zaten yanımda durup benimle konuşmanı ya da beni fark etmeni beklemiyordum. Sadece sen bugün yanımdan öylece geçip gittin ve ben senin yanımdan öylece geçip giderken ki yarattığın enkazı altında ezilmekle uğraşıyorum. Adını dahi şimdi öğrendim ve ikinci kez seni görüyorum. Eğer Dünya üzerinde gerçekten de bir duygu olarak sevgiden bahseden, şair yazar ya da bir bilge varsa daha henüz benimle tanışmamıştır demektir. Seni, gökkubenin altında sönmeye yüz tutmuş yıldızların, gökyüzüne beslediği o amansız hissiyat için, yavrusunu kaplanlardan korumaya çalışan bir impala gibi, 9 ay taşınan bir bebek gibi, daha önce görmediğin ve bundan sonra da hiçbir şair ya da yazarın tasvirleyemeyeceği gibi seviyorum. Başka hiçbir şey de düşünemiyorum. Birazdan yanından kalkıp gideceğim ve bunları duymak seni ne denli dehşete düşürdü bilmiyorum ama dehşetin kuyularında yüzdüğümü de bilmeni istiyorum.Hoşçakal dedim ve arkadaşımın çişten gelmesini beklemeyerek, hızlıca hesabı ödeyerek bardan çıktım. Hiçbir şey düşünmeden, şok halinde, hızlıca yürürken sokakta, sadece evime gitmekten başka bir isteğim yoktu. Yolun başına geldim sağa-sola baktım, karşıya geçiyordum ki aniden büyük bir fren sesi duydum…. Gözlerimi açtığımda, beyaz önlükle doktorların bana bir şeyler yaptıklarını gördüm. Her yanım ağrıyor ve fena bir acı içinde olduğumun farkına vardım. Tam da yerindeydim, içim parçalanmıştı, gidecek bir yerim yoktu, araba bana çarptı her yerim kırıldı ve hastanedeyim. Günlerce hastanede kaldım. Birkaç arkadaşım ziyarete geldi, günler geçtikçe de düzeliyordum ama gözümdeki görüntü bir türlü aklımdan gitmiyordu, hala acı çekiyordum ama tıbben buna bir müdahale mümkün değildi. Taburcu oldum, sekerek taksiye bindim, evin yerini söyledim ve taksicinin yardımıyla taksiden inebildim ve eve girdim. Bunca şey olmuşken,”keşke bir tanesi de benim istediğim gibi olsaydı” dedim, bilgisayarı açtım, kokuşmuş eşyalarıma baktım ve o şarkıyı açtım….